7 Mayıs 2008 Çarşamba

Origami

Merhabalar,

Arkadaşımın yazı işlerinde sorumlu olduğu, az sayıda basılan yerel bir dergi için geçen sene origami hakkında bir bilgilendirme yazısı yazmıştım. Sizlerle de paylaşmak istedim. Turna kuşunu yaparken zorlandığınız yerler olursa sorabilirsiniz. Kolay Gelsin ;)



İÇİMİZDE KALAN HEVES: ORİGAMİ

Bir sihir, bambaşka bir dünya…

80’lerde cumartesi sabahları televizyonda gösterilen kâğıt katlama sanatı programını belki de birçoğunuz hatırlar. Programdaki bayan, kâğıttan kuşlar, eşyalar yapar bize de nasıl yapacağımızı anlatırdı. Ben her program öncesi kâğıdımı özenle hazırlar, televizyonun başında heyecanla beklerdim. Ama hiçbir zaman kâğıdımı bir şekle benzetemezdim. Yapılacakları yetiştiremez, şaşkınlıkla elimdeki buruşmuş kâğıdıma bakardım. O günlerden kalan bir heves olsa gerek, geçenlerde izlediğim “Prison Break” adlı dizide katlanarak yapılmış bir turna kuşu görünce anılarım canlandı ve araştırmaya karar verdim. Origami hakkında bilgi edindim ve turna kuşu yapmayı öğrendim. İşte şimdi de bu bilgilerimi sizlerle paylaşacağım. Bir kâğıdın, her katlamada, bir şekilden bambaşka bir şekle sihir gibi dönüşmesini göreceğiz. Belki sizlerin de çocukluk günlerinizden içinizde kalan bir hevestir Origami…

Tarihçe:

Ju-do (denge yolu), ike-bana (yaşatilan cicek) ve kara-te (boş el) sözcüklerinin iki kelimeden oluşması gibi, Origami de Oru (katlamak) ve Kami (kağıt) Japonca sözcüklerinin birleşiminden meydana gelmektedir. Origami büyük gelişimini Japonya’da göstermiş olsa da Çin kökenlidir. Kağıt katlama sanatının, kağıt yapma sanatının çıktığı yerden çıkması da çok normaldir. Çin’de, vefat eden kişiyi mutlu etmek için, cenaze törenlerinde katlanmış kâğıttan para ve diğer bazı eşyalar yapılır ve bunlar tanrılara adanır ya da ölen kişinin öldükten sonra da kullanması için onunla birlikte yakılır veya gömülürmüş. Daha sonraları, katlanan kâğıtla şemsiye, yelpaze gibi, günlük yaşamda kullanılan daha işlevsel eşyalar yapılmaya başlanmıştır. Fakat daha önce de bahsettiğim gibi Origami en ileri düzeyine Japonya'da ulaşmıştır. Japonlar kaliteli kâğıtlara her zaman saygı duymuşlardır. Hatta Japonca’da kâğıt manasına gelen Kami kelimesi, Tanrı kelimesi ile aynı şekilde telaffuz edilir. Kâğıt, Shinto dini törenlerinde ve geleneksel bayramlarda önemli bir rol oynamıştır. Kâğıt ilk üretilmeye başladığı devirlerde çok pahalı ve az bulunan bir materyal olduğu için de Origami daha çok zenginlerin uğraştığı bir sanat olmuş ve daha çok dini törenlerde kullanılıyormuş. Zamanla kâğıt üretme tekniklerinin gelişmesiyle kâğıt üretiminin maliyeti azalmış ve Origami daha geniş kesimlere ulaşma imkanı bulmuştur.

Japonlar şu anda yapılan birçok temel Origami formunu bundan 1200 yıl öncesinde geliştirmişlerdir. Günümüze kadar gelen ve Japoncada “Senbaorizuru” olarak adlandırılan 1000 Turna katlama geleneğinin klasik Japon tarihinin son dönemi olan Heian döneminde (794-1185) başladığı düşünülmektedir. (1000 turna kuşu katlayan kişinin dileklerinin gerçekleşeceğine inanılmaktadır.) Ayrıca, bu dönemde kâğıdın çok değerli olması nedeniyle samuraylar, birbirlerine hediye olarak kâğıdın çiçek şeklinde katlanmasıyla yapılan Noshi süslerini verirlermiş. Aristokrat sınıfının düğün törenlerinde de, bir çeşit Japon içkisi olan “sake”yi, gelin ve damada sunarken bardakları kelebek biçiminde katlanmış kağıtlarla süslerlermiş. Günümüz Japonya’sında görebileceğimiz Noshi güzel bir dekorasyon malzemesi ve hediye paketi süslemesi olarak kullanılmaya devam etmektedir. Paketin üzerine takılan Noshi, onun bir hediye olduğunu belirtir ve ayrıca, hediyeyi alan kişi için iyi dilekleri de sembolize eder. Ancak Noshi'ler artık mağazalardan hazır olarak satın alınmaktadır. Japonya’nın batı dünyasına kapılarının kapandığı Tokugawa döneminde (1600-1868) ise, Origami, artık boş zamanları değerlendiren yaratıcı bir faaliyet olarak yapılmaya başlanmıştır. 1845 yılında basılan Japon derlemesi olan "Kan no Mado"nun bir bölümünde, o dönemde bilinen kırktan fazla katlanmış figürün yapımını gösteren çizimler ve bazı şemalar yer almaktadır.

Günümüzde Origami, sadece Japonların geleneksel sanatı olmaktan çıkmış dünyanın birçok ülkesinde her yaştan ve her meslekten insanın uğraştığı bir hobi, birçok eğitim kurumunun kullandığı öğrenmeyi öğretme aracı olmuştur. Birçok ülkede Origami kulüpleri ve federasyonları açılmıştır.

Origami tarihinde dönüm noktası olan hüzünlü bir olay vardır. Bu olayı da sizlere aktarmak isterim. Hiroşima'da, atom bombasının patlaması sonucunda radyasyon etkileriyle Lösemi hastası olan 11 yaşındaki Sasaki Sadako isimli bir çocuk varmış. İyileşmek için inanışa uygun olarak 1000 tane turna kuşu yapmaya karar vermiş. Fakat küçük vücudunu yiyip bitiren hastlalık ancak 644 tanesini bitirebilmesine izin vermiş. Arkadaşları da onun yerine sayıyı tamamlamış ve cenaze töreninde mezarını turna kuşlarıyla kaplamışlar. Bu olay Hiroşima’da o günün, “Dünya Çocuk Barış Günü” olarak kutlanmasına ve Sadako 'nun Seatle'da bir heykelinin yapılmasına vesile olmuş. Bu nedenle, her sene Ağustos ayının 6'sında kutlanan barış gününde, dünya çapında birçok çocuk tarafından yapılan turna kuşları Hiroşima’ya gönderilir.

Origami:

Origami, kare kâğıt parçalarını kesmeden ve yapıştırıcı kullanmadan, sadece katlayarak, çeşitli figürler oluşturulması olarak ifade edilir. Dikdörtgen kâğıtlardan, hatta kağıt paralardan yapılan modeller de oldukça fazladır. Origami klasik Origami ve parçalı Origami olmak üzere iki çeşittir. Klasik Origami genellikle tek parça kâğıttan yapılmaktadır. Parçalı Origami ise birbirinin benzeri parçaların birleştirilmesiyle oluşturulur ve üç boyutlu geometrik figürler yapılmasında kullanılır. Parça sayısında bir sınır olmayan parçalı Origami tak-çıkar oyuncaklarına benzer ve aynı parçalar kullanılarak birçok değişik figür üretilebilir.

Origami’ye Nasıl Başlarım? Temel Teknikler?

Origami ile ilgili internetten birçok bilgi edinilebilir. Mesela bir kurbağa yapabilmek için önce onun diyagramını bulmak gerekir. Bulunan diyagrama bakarak katlama yapabilmek için ise o diyagramı okumayı da öğrenmeliyiz. Diyagramlar kurbağa olsun, tavşan olsun bir Origami modelinin nasıl yapılacağını adım adım gösteren şemalardır. Bu diyagramlar kâğıtların hangi sırayla katlanacağını gösterirken, bir takım semboller ve çizgi türleri kullanırlar. Katlama biçimlerinin teknik isimleri vardır. Örneğin, kesikli çizgiyle gösterilen katlama "valley fold" katlamadır. Kesikli çizgi bize kâğıdın içeri doğru katlanması gerektiğini gösterir. Kesikli ve noktalı çizgi gördüğümüz zaman ise bu "mountain fold"dur ve görünce, tersi yönde katlamalıyız. Bu şekilde katlama yöntemleri olduğu gibi kâğıdı açmamızı ya da modeli ters çevirmemizi söyleyen işaretler de vardır.

İşaret dilini öğrendikten sonra diyagramları okumaya başlarız. Artık içe mi dışa mı katlayacağımızı, neresini çevirip neresinden tutacağımızı biliriz. İşi öğrenmiş olduğumuza inanarak kâğıdımızı alır, diyagramımızı önümüze açarız. Ve bir de bakarız ki, akım şeması düz bir kâğıttan başlayacağına neredeyse yarıya kadar gelmiş bir Origami şekliyle başlıyor. Şeklin altına bakınca da "bir preliminary base yapın" dediğini görürüz. Demek ki diyagramı okumayı öğrendikten sonra, bir de temel teknikleri, "base"leri öğrenmek gerekiyor ya da en azından onların yapımını anlatan diyagramı da bulmak gerekiyor. Gözünüz korkmasın, öğrenilmesi gereken 5-6 tane base var (preliminary base, bird base, waterbomb base, fish base vb.). Birçok model bu temel aşama inşa edildikten sonra yapılan modifikasyonlarla şekillendirilir. Örneğin "bird base" ile birçok kuş ve böcek modeli yapılabildiği gibi çok güzel bir çiçek modeli de yapılabilir.

Çağdaş Origami

Son 25 yılda Origami sanatına yeni materyaller, yeni metodlar ve yeni fikirler girmiştir. Geçmişin basit hayvan ve çiçeklerine, anatomik olarak doğru, bacakları ve dişleri olan hayvanlar, böcekler eklenmiştir. Shafer isimli bir Origamici Star Trek uzay gemisi Enterprise'in modelini yapmıştır. Bu model 72 diyagramdan ve 11 sayfa açıklamadan oluşmaktadır. Shafer’in bu modeli tasarlaması 1 ay sürmüş ve denilene göre orta düzey bir katlayıcı ancak 1 haftada bu diyagramlara bakarak inşa edebilirmiş modeli. Başka bir Origami tasarımcısı Robert Lang ise bilgisayar yardımıyla 8 bacaklı, kuyrukları, kıskacı ve anteniyle anatomik olarak gerçeğine birebir uygun bir istakoz tasarlamayı başarmıştır. Kağıttan uçak yapmak ise Origaminin kelime anlamına uygun gibi gelse de sanattan çok bilime giren bir konudur. Hatta konu doğrudan aerodinamikle ilgilidir. Uçak yapımına ilginiz var ise, TÜBİTAK yayınlarından "Katla ve Uçur" isimli kitabı okuyabilirsiniz. İnternette geleneksel metotlar kullanarak yapılan birçok modelle karşılaşabilirsiniz. Kayık, gemi, uçak, araba gibi araçların yanında; rüzgârgülü, kalemlik, küllük, vazo gibi yararlı aletler; penguen, turna kuşu, sincap, çekirge gibi canlılar ve bir Jurassic Park kurulabilecek kadar dinozor modeli bulabilirsiniz. Başlangıç katlamalarında size yardımcı olabilecek olan http://www.Origami-club.com/en sitesini ziyaret edebilirsiniz. Katlamaları diyagram olarak görmenin yanında her bir katlamanın nasıl yapılacağını animasyon şeklinde de izleyebilirsiniz.

Hepinize güzel günler dilerim.

Kaynaklar:
http://www.tr.emb-japan.go.jp
http://Origamisan.org
http://tr.wikipedia.org/wiki/Origami

Turna Kuşu Yapımı:



1-Kare şeklindeki kâğıdımızı şekildeki gibi ikiye katlıyoruz.
2-Oluşan ters üçgeni sola doğru tekrar ikiye katlıyoruz.
3-Şekildeki üçgende sol taraftaki ucun tek katını sağ alttaki uca katlayıp açarak kat izi oluşturuyoruz.
4-Kat izi olarak oluşturduğumuz çizginin alt ucunu tutarak yukarı sağa doğru açıyoruz ve bir kare elde ediyoruz.
5-Kâğıdımızı sağa doğru ters çeviriyoruz.
6-4’üncü adımdaki işlemleri tekrarlayacağız. Sağ taraftaki üçgeni karenin yarısını kaplayacak şekilde katlayıp açarak kat izimizi oluşturuyoruz. Daha sonra kat izi olarak oluşturduğumuz çizginin alt ucunu tutarak yukarı sola doğru açıyoruz ve bir kare elde ediyoruz.
7-Kâğıdımızı şekil 7’deki gibi katlayıp açarak kat izlerimizi oluşturacağız. Sağ ve sol taraftaki uçları ortadaki çizgiye kadar katlıyoruz. Daha sonra yukarıda kalan üçgeni de kendimize doğru katlıyoruz ve hepsini açıyoruz.
8-Oluşan kat izleri doğrultusunda alt ucun bir katını arkaya doğru açıyoruz.
9-Açtıktan sonra kat izleri doğrultusunda sağ ve sol kenarları içeri doğru şekildeki gibi katlıyoruz.
10-Kâğıdımızı ters çeviriyoruz.
11-7, 8 ve 9’uncu adımları tekrarlıyoruz.
12-Sağ ve sol taraftaki köşeleri orta çizgiye gelecek şekilde katlıyoruz.
13-Katladığımız şekli sağ ve sol alt uçlar yukarıya doğru katladığımızda kenarlarla üst üste paralel gelecek şekilde katlıyoruz. Şekil 13’teki gibi kat izi oluşturacağız, bunun için 12. ve 13. adımdaki katlamalarımızı tekrar açıyoruz.
14-Sol tarafın tek katını sağa doğru çeviriyoruz ve alt ucu yukarı doğru ters olarak çeviriyoruz ve sağa çevirdiğimiz tek katı tekrar sola çeviriyoruz. Böylece alt uç iki katın arasından yukarıya doğru katlanmış oluyor. Sağ tarafı da aynı şekilde katlıyoruz. Kuşumuzun kafasını yapmak içinse, sol uçtaki noktayı iki katın arasından aşağıya doğru eğimli bir şekilde katlıyoruz.
15-Kanatlar için üst üçgen iki yandan aşağı doğru katlanabilir ya da elimizle aşağı doğru çekmemiz yeterli olacaktır.
16-Kuşumuzu uçurmak için boyun bölgesinden kanatların başlangıç yerini de tutacak şekilde tutuyoruz ve kuyruğunu sağa doğru çekiyoruz. İşte uçan kuşumuz…


Not: http://www.origamisan.org/diyagramlar/koepek-katliyoruz (Bu köpek de çok şeker)

5 Mayıs 2008 Pazartesi

HAYAT: Bazen Sevinçler, Bazen Hüzünler

Günlerden Pazartesi, yeni bir hafta başlıyor. Haftasonu her zamanki gibi hızla geçti. Cuma günü arkadaşlarımız geldi ve birlikte pizza sipariş edip dizimizi izledik. Sonrasında “jenga” oynadık. Ben yıkmadım yuppiii… Bu arada söylemeyi unuttum, haftasonu ailemizi görmeye gidemedik. Eşim izin alamadı ne yazık ki:( Hatta 19 Mayıs’ta Kapadokya’ya da gidemeyeceğiz. Neyse bu can sıkıcı konuları hemen geçiyorum. Cumartesi eşimin canı biraz sıkkın olduğundan biraz buralardan uzaklaşmak istedi. Arkadaşlarımızla şehrin biraz uzağına pide yemeye gittik ve dönüşte de bu akşamki bovling turnuvası için alıştırma yaptık. Sanki bu akşam rezil olacağız gibi ama umarım olmaz :) Eşimin denetleme kurulu’nda yer aldığı dernek bir organizasyon yaptı ve şirketten 60 kişilik bir katılım olacak. Yarışmacı olarak katılan beş bayan var üçü bizim ekipte :) Gururumuzla savaşacağız. Cumartesi günü en iyi eşim oynadı ama o da ne yazık ki müdürlük durumundan başka takımda :) Bir strateji geliştireceğiz daha 2 saat var. Umutlar tükenmez. Bakarsınız bir mucize olur ve biz hep “strike” yaparız.

Bugün benim için mutluluk verici bir diğer olay da, doğum yapacak olan bir arkadaşımın yolladığım paketi çok beğendiğini ve mutlu olduğunu duymak oldu. Bebişi için giysi, patik, çorap, oyuncak, ninni cd’si, kapı süsü gibi şeyler yollamıştım. Çok beğenmiş. O paketi hazırlamak benim için de çok mutluluk vericiydi. Yakın arkadaşlarımdan birinin ilk defa bir bebeği olacak ne kadar güzel. Aslında bu hikayenin bir de acıklı yönü var. Aslında bebeğin annesi de şu an arkadaşım olmasına rağmen asıl babası ortaokuldan beri yakın arkadaşımdır. En sevdiklerimden. Öyle iyi, öyle temizdir ki. Üniversiteye gittikten sonra bile grup olarak birbirimizden kopmadık. Ara sıra birbirimizi arardık. Onlar zaten bir erkek grubuydu. Ben de içlerinden ikisiyle samimi bir kız :) Daha sonraları grubumuz büyüdü diğer arkadaşlarımız da eklendi. Ama üniversite yıllarında biz hep araşır birbirimizi bilgilendirirdik. Teko mesela eşiyle ilk tanıştığı zamanlarda hemen bana anlatmıştı. Nasıl da heyecanlıydı, sonradan resimlerini yollamıştı. Güzel di mi demişti. Tabi ki çok güzeldi. Canım ya.

İşte bu güzel insan, askere giderken kötü bir trafik kazası geçirdi. Erkek kardeşi, annesi ve Teko vefat ettiler. Şu an yazarken yeniden çok kötü oldum. “Allah rahmet eylesin.” Teko giderken eşi bir aylık hamileydi. Şimdi çok şeker bir kızları olacak. Bizim de ilk yeğenimiz. Umarım ömür boyu çok mutlu olur, sağlıkla yaşar. Keşke babasını da tanıyabilseydi. O şeker, herkesi güldüren, bir kere bile yüzünü asık göremeyeceğiniz babasını :(

Bir keresinde lisedeyken Teko bizlere tebeşir fırlatırken yanlışlıkla bir arıyı vurup öldürmüştü. Bizim için yılın konusuydu :) Bir keresinde de yine tebeşirle vurmuştu beni offf nasıl da canım yanmıştı. Ne güzel günlerdi lise günleri. Daha doğrusu arkadaşlıklar, bir arada olmak. En son düğünümde görmüştüm. Karşılıklı oynamıştık.

Bir de isim hikayesi vardır Teko’nun. Çok iyi niyetli olduğundan herkes bulaşır, takılırdı Teko’ya. Kendilerine gülecek malzeme çıkarmaya çalışırlardı. Teko’da hepsini normal karşılar onlar birlikte güler, kendisiyle ilgili espriler yapardı. Sevmeyen yoktur bu nedenle onu. Ne diyordum işte isim hikayesi: orta 1’deyiz müzik dersinde, hoca tempo tutturuyor bize. Düm tek tek, düm tek tek… Bizim Teko dalmış, herkes susmuş. Teko, tek tek, tek tek bağırıyor. İşte o gün bugündür “Tekomuzdur” o bizim. Hep "Tek Tek" diye çağırdık. Kim ismi koydu, nasıl oldu anlamadık ama kendisi de kabullenmişti durumu :))

Gönlümüzün Teko’su huzurla yat. Seni Seviyoruz.

1 Mayıs 2008 Perşembe

Dostlar

İlk sobem :) Sevgili Çınarcım beni "kitap sevgisi" konusunda sobeledi. Kitaplarla ilgili anılarımdan bahsetmek için iyice gerilere gidip okumayı ilk sevdiğim zamanları düşündüm. Aklıma ilk gelen ilkokuldaki okul kütüphanesi oldu. İlkokulda arkadaşlarımın çoğu hareketli, canavar gibi kızlardı bense biraz fazla içine kapanık, sessiz ve utangaç bir kızdım. Bu nedenle yalnız bir çocuktum. İşte bu ruh halindeyken kütüphane benim en iyi arkadaşım olmuştu. Öğle arası 1 saat olduğundan ve ben o zamanlar yemeğe pek düşkün olmadığımdan, zil çalar çalmaz bir tost yiyip, sonrasında da kütüphaneye çıkardım. Hala gözümde huzur dolu büyülü bir mekan. Her öğle arası aynı yerime oturur zevkle kitabıma kaldığım yerden devam ederdim. Orada okuduğumu hatırladığım kitaplar; Binbir Gece Masalları ve Tom Sawyer. Ne yazık ki daha fazlasını hatırlayamıyorum. Bir de hatırladığım bütün kitapların mavi ciltli olduğu. Küçük mavi ciltli kitaplar :)

Ortaokula geçtiğimizde bana roman okumayı sevdiren Türkçe öğretmeniz olmuştu. Aslında çoğu insan için zorlama gibi gelen ödev benim için bir harika olmuştu. Öğretmeniz beni romanların büyülü dünyasıyla tanıştırmıştı. Okumamızı isteği ilk kitap “Vurun Kahpeye” idi. Daha sonrada Çalıkuşu’nu okutmuştu. Bir de Kumral Ada Mavi Tuna’yı önermişti ama onu üniversite’de okuyabilmiştim. İşte bu kitaplarla tanışmanın ardından kitap sevdam başlamıştı. Ama itiraf etmeliyim İngilizce okuma derslerimizdeki kitapları bir türlü sevemedim, çünkü onlar bana ortaokuldaki kötü notlarımı hatırlatıyorlar. Yani Hemingway’den Silahlara Veda, Steinbeck’ten İnci, Dickens’tan İki Şehrin Hikayesi vs. ne kadar güzel olsalar da bana kötü anları hatırlatıyorlar.

Roman sevdam Reşat Nuri Güntekin’den - Dudaktan Kalbe, Yaprak Dökümü, Acımak, İpek Ongun’dan - Bir Genç Kızın Gizli Defteri, Yaş On Yedi, V.C. Andrew’tan - Cennet vs. sonrasında Şeker Portakalı, Fareler ve İnsanlar, Gizli Ev, Martı, Zeliş.
Üniversite dönemlerinde de Nietzsche Ağladığında, Annem Hakkında Her Şey, Yüzüklerin Efendisi serisi, Veronika Ölmek İstiyor, Piramitlerin Kızı, Safiye Sultan serisi, Ahmet Altan kitapları vs.
İş hayatıma başladıktan sonra Maeve Bincy kitapları, Şibumi, Çılgın Türkler, Da Vinci Code, Küçük Prens, Katya’nın Yazı, Ferrarisini Satan Bilge, Karamozov Kardeşler, vs. şeklinde devam eder.

İnsanların beğendiği kitapları hep merak ederim. Kitap önerileri çok hoşuma gider. Sohbetlerimde “Ne okuyorsun’u” çok sık duyarsınız. Çınarcım sağolsun bu konuda bana çok yardımcıdır. İş arkadaşım da bir okursever olduğu için ve rus edebiyatı konusunda derin bilgilere sahip olduğu için ondan da sık sık öneriler alırım. Gerçi son zamanlarda sohbet konusu kitaplardan çok Lost, Heroes vs.vs. gibi gözükse de kitapların yeri her zaman ayrıdır.

En beğendiğim diye sıralayamasam da beğeniyle okuduğum aklıma gelen üç kitabı önermek istiyorum. Kitap önerisi yapmak isteyenlerin önerilerini de yorumlarda bekliyorum. Benim önerilerim:

1-Saraydan Sürgüne (Kenize Murad): Üç kıtayı zangır zangır titreten büyük bir imparatorluğun çöküşüne tanık olduğu sıralarda Selma Sultan yedi yaşındaydı. İstanbul'da Çırağan Sarayı'nda dünyaya gelmesiyle başlayan hayat çizgisi zeten gerçek bir masal olarak yazılmıştı. Üstelik masal olamayacak kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar masalsıydı bu hayat.



2-Veronika Ölmek İstiyor (Paulo Coelho): Veronika, görünüşte, her istediğine sahip bir genç kadındır; renkli bir yaşam sürür, yakışıklı erkeklerle gezip tozar, ama mutlu değildir. Yaşamında bir şeylerin eksikliğini hissetmektedir. Bir gün ölmeye karar verir. Aşırı dozda ilaç alınca hastaneye kaldırılır. Orada kendisine birkaç günlük ömrü kaldığı söylenir. Akıl hastanesinde kaldığı sürece çeşitli insanlarla, çeşitli dünyalarla tanışan Veronika, yabancısı olduğu yeni duyguları keşfeder: Kin, korku, aşk, hatta cinsellik. Ölümü beklerken, çevresindeki insanları gözlemlerken, Veronika, varoluşunun her dakikasının yaşamla ölüm arasında bir seçim olduğunun farkına varır.



3-Geri Döneceksin (Maeve Binchy): Maeve Binchy, kadınların yalnızlıklarını, umutlarını, aşklarına sahip çıkışlarını, hayata karşı direnişlerini ortaya koyuyor. Onun kahramanları her şeye rağmen gözyaşlarını arkada bırakarak yaşamayı sürdürüyor. (Yorumlar netten alınmıştır.)



Şu anda okumakta olduğum “Hayatın Kaynağı” düşündüren, insanların karakterlerini ortaya koyan sürükleyici bir kitap. Alışveriş listemdekiler ise: Kadın "İkinci Cins" Genç Kızlık Çağı, Evlilik Çağı, Bağımsızlığa Doğru 3 Cilt Takım - Simone de Beauvoir ve İkna - Jane Austen.

Kitap denilince çok geveze oluyorum sanırım. İşte kitaplar ile dostluğum bu şekilde. Onlardan söz açılınca hepsinden bahsetmek hep konuşmak istiyorum ama bu kadar :)

Not: Sevgili Çınar ve Öykücü’den aldığım fikir ile bende kitabımı çantama attım ve dün saçlarımı boyatmaya gittiğimde hiç sıkılmadım. Çantada kitap olayı çok hoşuma gitti. Çınarcım’ın kitap gezdirme huyunu zaten biliyordum ama denememiştim. Sadece iş yerinde öğle arası vakit buldukça yapıyordum. Kuaförde de çok işe yarıyormuş :)

29 Nisan 2008 Salı

Oradan Buradan...





Pedro Almodovar’ın Hable Con Ella (Konuş Onunla)’sında son sahnede tiyatro sahnesine dansçılar çıkar ve bir müzik eşliğinde dans ederler. İşte benim en sevdiğim parçalardan biridir bu parça. Bir de In the Mood For Love’ın soundtrack’ini çok severim.

Nereden geldi aklıma şimdi bu parçalar bilmiyorum. Bugün biraz hüzülüyüm sanırım. Bu parçalarda hüzünlü olduğundan bunları dinlemek istedim. Sabahtan beri kulağımda melodileri var.

Görüşmeyeli neler yaptın derseniz. 23 Nisan’da bir sürü plan yapmıştık, bayrama ineceğiz, yürüyüş yapacağız vs. Ama havanın kapalı olması ve totoro’nun komşuları “bayram öğleden sonra olacakmış” diye konuşurken duymasıyla evde oturmaya karar verdik. Süper bir kahvaltı ettik. Sonra ben TRT’ye bir daldım bir daha başından kalkamadım. Önce kısa bir belgesel vardı. Sonrasında saat 13:00’te “Uluslararası Çocuk Şenliği" başladı ve ben sonuna kadar izledim. Çok eğlenceliydi. Küçüklüğümde de hep izlerdim. En son bizim Efe’ler çıkınca çok duygulandım. Minicik çocuklar nasıl da güzel oynadılar. Folklor oynama hevesi doldu içime. Maymun iştah buna deniyor galiba. İlkokul’da Artvin yöresi oynamıştık çok güzeldi.

Aklıma gelmişken totoro’yla bizim bir de dans maceramız var. Daha evli değilken dans kursuna başlamıştık. Önce tango ile başlayan serüvenimiz salsa ile bitti. Tango için gelen dans hocası çok sert ve ukalaydı. Sonraki hocamız ise bir harika. Hatta onu tanıyanlarınız vardır belki. Dans yarışmasında Asuman Krause’nin eşiydi “Mişa”. Bu kısaltılmış ismi, asıl adı nedir bilmiyorum. Rus kendisi. Mikhail’dir büyük ihtimalle. Neyse işte biz salsayı çok sevdik ve bir süre kursa devam ettik. Sonra bizim düğün tarihi yaklaşmaya başladığında ilk dans müziğimizde güzel dans etmek için Mişa’dan özel ders almaya karar verdik. Parçamız Enrique Iglesias’tan “Hero”. Mişa bize öyle bir koreografi yaptı ki uygulamaya imkan yok. Tabi biz bir şey diyemiyoruz, harika oldu ama biz bunu yaparsak bütün akrabalar, tanıdıklar herkesin diline düşeriz. Ki zaten benim gelinlikle öyle hareketlere girişmem imkansızdı. Totoronun beni kucağına alıp döndürdüğü bir bölüm, benim onun dizine oturup başını okşadığım bölüm ve sertçe beni itip tekrar kendine çektiği bölüm, hatta burada öp demişti de biz yok daha neler demiştik :) Ama ne yapsın şarkı sözlerine uygun bir koreografi hazırlamıştı. Neyse biz bu koreografinin bir parçasını kullanmayı düşündük ve ilk dansımızda koreografinin vals bölümlerini uygun melodide yaptık. Hala düğün cd’mizi izlerken ikimizde elimizi yüzümüze kapatıp “rezillik” diye bağırıyoruz. Vals yapmak kolay değil tabi, zıplıyor gibi görünmüşüz. Ben gelinlikle zaten zor yürüyordum bir de vals yapmaya çalışınca komedi olmuş. Neyse bu düğün olayını atlayalım. Aklıma gelince kızarıyorum. Çok dağıtmışım çünkü. Çok eğlendim ama kamera çekimini izleyince ne kadar çok oynayıp, gülüp, konuştuğumu görüyorum ve şaşırıyorum. Gelinler şöyle hanım hanım, kibarcık olmazlar mı? İşte bende ondan eser yoktu :)

23 Nisan’la devam edelim. Öğleden sonra sahile inip Gürcistan ve Ukrayna’dan gelen çocukların danslarını izledik. Çok hoşuma gitti. Bol bol alkışladım. Çünkü televizyonda alkışlamayanları görünce çok kızmıştım. Kılıç kalkan’ı çok güzel oynadı yavrucaklar.

Haftasonu ise misafirim vardı. Sevgili dedem ve babanem. Onları yoracak da olsa evimi görmek istemişler. Amcam getirdi onları. Tabi bizim minik (En küçük kız kardeşim) de peşlerine takılmış. Elimden geldiğince iyi ağırlamaya çalıştım. Güzel bir haftasonu oldu. Çok da hızlı geçti. Yemek, bulaşık, minik’in derslerine yardım, aman amcam sıkılmasın film izleyelim, erken kalkalımlarla :) Amcam çok uyuyamaz, sabahın 6’sında uyanmış. Lavaboya giderken bir baktım gözler fal taşı gibi yatağında yatıyor. Dedim boşver Uzunbacak, bugün uyumayıver. Sabahın 6’sında cumartesi cumartesi amcama dedim, gel tv izleyelim totoroyu alıp başka odaya geçirdim, amcama tv’yi açtım. Kahvaltı hazırladım vs.vs.vs... Ne zamandır uyuşukluğum üzerimdeydi bu haftasonu canlandırıcı bir etki yaptı bende...

Aslında yeni sipariş edeceğim kitaplardan ve izlediğim filmlerden de bahsetmek istiyorum... Bir sonraki yazıda umarım.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Farklı Bir Dünya ...


Sevdiğim bir konuda yazmak çok eğlenceli olacak. Arkadaşlarımla sohbet ederken en çok keyif aldığım sohbet konusu kitaplar. Sonra sinema, çizgi filmler, çocukluk anıları ve diğer bir sürü şey geliyor… Ama dediğim gibi kitapların ayrı bir yeri var. Belki de farklı bir dünya olduğu için. Sizin o kitabı okurken gittiğiniz yerleri, hissettiğiniz duyguları bir diğer kişiyle paylaşmak mutluluk verci.

Şu an okuduğum kitabı arkadaşlarım önerdi. The Fountainhead – Hayatın Kaynağı diye bir kitap. Ayn Rand kitabı 1943 yılında yazmış ve 1949 yılında da sinema filmi çekilmiş. Kitabın konusu şu şekilde ilerliyor.

Parlak genç bir mimar olan Howard Roark okulun geleneksel düzenine uygun çizimleri reddetmesi nedeniyle mimarlık okulundan son senesine kovulur. Roark okuldan kovulmasını engellemek adına hiçbir şey yapmaz, onun isteği Henry Cameron’un yanına gidip onunla çalışabilmektir. Henry herkesin yüzkarası olarak nitelendirdiği, sıradışı çizimleriyle sadece bir süre halkın ilgisini çekebilmiş, son zamanlardaysa hiç de gözde olmayan, Roark’un hayranlık duyduğu mimardır. Roark’ın kiracı olarak kaldığı evin sahibinin oğlu olan Peter Keating ise okulunu birincilikle bitirir ve New York’a taşınarak prestijli bir mimari firmasında çalışmaya başlar. İşte ben henüz bu bölümlerdeyim. Peter’in iş hayatı ve Roark’ın çabaları. Yaratıcılığın karşısındaki klasik yöntemler ve değişiklikten korkan insanlar ... Hoşuma gitti. Şimdilik çok başındayım. Ama bu tarz okumak isteyenlere önerebilirim. İnsanı düşündüren kitaplardan. Bitirdiğim zaman hislerimi yazarım. Okuyanlarınız varsa hislerinizi dinlemek hoşuma gider.

Bu kitaptan önce de Kraliçe’nin Soytarısını okudum, sürükleyici hoş bir kitaptı. Belki çoğunuz okumuştur. Ya da Boleyn Kızı’nı okumuşsunuzdur. Ben Boleyn Kızı’nı almak yerine bu kitabı almıştım. Boleyn Kızı’nın filmi izlerim diye düşünüyorum.

Bu aralar okuduğum diğer kitaplar da şunlar:

Akşam Güneşi – Reşat Nuri Güntekin: Yazarı çok sevdiğimden bu kitabı da çok seveceğimi düşünmüştüm ama açıkçası beğenmedim. Sürükleyici değildi. Birkaç ay önce Çınar’ın tavsiyesiyle Bir Kadın Düşmanı’nı okumuş ve beğenmiştim. Akşam Güneşi de netten kitap seçerken gözüme ilişmiş ve almıştım. Farklı bir kitaptı, tasvirler, karakterlerin ruh hallerini anlatışı falan güzel olsa da beni içine alamadı. Reşat Nuri’den favorilerim sırasıyla: Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Acımak, Yaprak Dökümü

Sevdalım Hayat – Zülfü Livaneli: Hoş bir kitaptı. Zülfü Livaneli’nin sıra dışı çocukluğu, yaşadıkları, sürgün hayatı vs. o dönem hakkında birçok şeyi öğrenmemizi sağlıyor. Keyifle okudum. Sadece son bölümlerinde biraz heyecanımı kaybettim, ama öneririm.

Latife Hanım – İpek Çalışlar: Çok güzeldi. Atamızın bilmediğimiz bir yönü. Aşık bir kadının tutkuları, istekleri ve karşısında çok büyük bir amacı olan bir erkek. Atamızın kararlılığı, azmi, çalışkanlığı ve ülkesini ne kadar çok sevdiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Ayrıca Latife Hanım’ın da biz Türk kadınları için neler yaptığından bahsediyor. Kitabı okuduktan sonra kendisine çok saygı duydum. Herkesin bilip öğrenmesi gerek bence…

Babam, Oğlum, Torunum – Emre Kongar: Güzel bir kitaptı. Yakın Türkiye tarihi Emre Kongar’ın aile yaşantısıyla bir arada anlatılıyor. Biyografi tarzındaki kitaplardan hoşlandığımdan zevkle bitirdim. Kızlarıma Mektuplar da güzelmiş ancak onu okuyamadım. Totoro okumuş ve çok beğenmiş. İkisini de tavsiye ederiz.

Şimdi gelelim elime alıp başlayamadığım ya da bir türlü ilerleyemediğim kitaplara. Yanlış anlamayın kitapların bir suçu yok. Sorun yanlış zamana denk gelme olayı. Yoksa hepsini okumak istiyorum.
Diriliş – Tolstoy: 100 sayfa kadar okudum. Çok da güzel gidiyordu. Ama şirkette bir İngilizce sınavı yapılacak ve geçemeyenler maaş zamlarını alamayacaklardı. (İşe ilk girerken sınavı atlayamayanlara- bende atlayamadığımdan) Tabi benim birinci amacım bu sınavı geçmekti. Kitap rafa kaldırıldı… Hala bekliyor. Hemen söyleyeyim sınavımı da geçtim hem de birincilikle…
Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar: Bu kitapta da 80 sayfa kadar ilerledim. İtiraf ediyorum ağır ilerleyen bir kitap ama keyifli. Ben öyle ağır ilerliyor diye kitabı sevmeyen biri değilimdir. Ama o aralar başka başka kitaplar da ilgilimi çekti ve Huzur arada kaynadı. Ama kesinlikle okuyacağım. Hatta “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü de almıştım. Onu da okuyacağım.

Siyat Süt – Elif Şafak: İşte bu bilerek bıraktıklarımdan. Merak ettim aldım. Hemen de okumaya başladım. Diğer kitabımı okurken araya sıkıştırdım yani :) Ama sonra vazgeçtim. Çünkü lohusalık dönemindeki bunalımlardan bahsediyor. Okuyup öğrenmek güzel tabi de. Ruhani varlıklardan falan da bahsediyor. Benim de en korktuğum şey. Hatta o gece riyamda korkunç şeyler gördüm. Hem okumak istiyorum hem de etkilenip lohusalık dönemimde aklıma getirim diye okumamak. Totoro’ya sen okuyup öğrenir misin dedim tamam dedi. Sanırım öyle yapacağız. Zaten yazar suya yazar gibi yazmış. Hatırlanmak için değil unutulmak içinmiş kitap. Ama ben kesin unutamam :)

Totoro’da bugünlerde bir sürü kitap okudu, ama ben daha onunkilerden pek okumadım. “İşkolik” diye bir kitap almıştı onu okudu ama beğenmedi. Pek de beğenmez her kitabı beyefendi. Sonra İlber Ortaylı’dan – Osmanlı’yı yeniden keşfetmek, Trevor Homer - İlklerin Kitabı vs. vs. O kendi kafasına göre netten sipariş veriyor ben de kendi kafama göre. Geçinip gidiyoruz bu şekilde :)

İleriki günlerde okuyacağım kitaplar da: Çınarcımdan aldığım “Puslu Kıtalar Atlası” ve başlayıp bitiremediğim yukarıda saydığım kitaplar. Totoro balığa gitmek istediğini söyledi, o oltasıyla uğraşırken bende kenarda kitaplarımı okur kısa sürede yeni kitaplara yer açarım, yaşasın :)

Güzel bir kitap sohbetiydi… Görüşmek üzere…